BEYHUDE ÖMRÜM /MUSTAFA KUTLU

Sabahları alarm sesiyle değil de horoz sesiyle uyanmanın, “organik” kelimesinin henüz icat edilmediği çünkü her şeyin zaten dalından olduğu zamanların huzuru… Bugün plaza katları ve beton bloklar arasında sıkışıp kalmış bizler için ne kadar uzak bir hayal, değil mi? Mustafa Kutlu, Beyhude Ömrüm ile bizi o kaybettiğimiz cennete götürüyor.

Kitabın Konusu

Hikaye, Anadolu’da köylerin hızla boşaldığı, herkesin “taşı toprağı altın” diyerek İstanbul’a veya Almanya’ya göç ettiği bir dönemde geçiyor. Köyde kalanlar birer birer tarlalarını satıp giderken, isimsiz kahramanımız tam tersine bir inatla toprağa tutunuyor. Köyün yakınındaki, herkesin “buradan hiçbir şey olmaz, bataklık burası” dediği kurak ve sazlık bir araziyi gözüne kestiriyor. Amacı; o taşlık, verimsiz ve kimsenin yüzüne bakmadığı toprağı kurutup, içinde her türlü ağacın yetiştiği, suların aktığı kocaman bir bahçeye dönüştürmek. Başta Muhtar olmak üzere tüm köylü ona gülüyor, çabasının “beyhude” (boşuna) olduğunu söylüyor. Ancak o, modern çağın cazibesine kapılmak yerine, sabırla ve inançla bir bahçe kurmanın, yani aslında “kendi dünyasını kurmanın” mücadelesini veriyor.

Kitabın Yorumlanması

Bu kitabı okumak, gürültülü bir caddeden çıkıp sessiz, serin bir avluya girmek gibiydi benim için. Sayfaları çevirirken burnunuza buram buram toprak, ıslak çimen ve taze demlenmiş çay kokusu geliyor. Mustafa Kutlu’nun o kadar sade, o kadar bizden bir anlatımı var ki, okurken kendinizi bir hikaye kitabının içinde değil, sanki Gönül Dağı dizisinin bir sahnesinde, o samimi insanların arasında hissediyorsunuz. Kitabın beni en çok etkileyen yanı, başkahramanın o “kutsal inadı” oldu. Herkesin “vazgeç, boşuna uğraşma” dediği yerde, bir insanın toprağa küsmeyişi, ona bir evlat gibi sarılması çok sarsıcıydı. Günümüzde her şeyi çok çabuk tüketiyoruz; ilişkileri, eşyaları, mekanları… Ama bu kitap bize “sabrın” ve “emek vermenin” ne kadar kıymetli olduğunu, unutulmuş bir dilde yeniden hatırlatıyor. Kitabı bitirdiğimde kendi kendime şunu sordum: Acaba hangisi daha “beyhude”? Toprağa ömrünü veren o adamın çabası mı, yoksa sırf daha lüks yaşamak uğruna şehirlerde koşturup ruhunu yoran, komşuluğu ve huzuru unutan bizlerin hayatı mı? Ben bu hikayede kendi dedelerimizin, ninelerimizin o kanaatkar duruşunu buldum. Sadece bir bahçe kurma hikayesi değil bu; insanın kendine dönme, özünü hatırlama hikayesi.

“İnsanoğlu dünyaya niçin gelir? Herhalde bir bahçe kurmaya gelir. Bu düşünce ile gülümsüyorum. Dünya dediğimiz de bir gurbet değil mi?”

“Her derdin ilacı; bir tatlı tebessüm, iki güzel söz…”

“Rüzgâr bulutun, bulut yağmurun, yağmur suyun, su toprağın dilinden anlıyor.”

“Helal kazanç dediğimiz şeyin üç ölçüsü var: Meşru bir iş, adalet ve alın teri.”

“İnsanlar ne ölene eskisi gibi üzülüyor, ne doğana eskisi gibi seviniyordu…”

“Benim de bir bahçem olacak. İçinde nar ağaçları olacak.”

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir